20111102

güruh ve galeyan


Bigelinlan, hezeyan haliniz geçtiyse size diyeceklerim var.

Önce çatışma haberleri sonrasında bir deprem toplumun ahvalini gözler önüne sermeye yetti.

Toplum yerine güruh desek daha doğru olacak ya, neyse...

İnsan öldü diye üzülüp insan öldürmek isteyenlerle karşılaştık.

Barış istemeyi aptallık sayan zekalar gördük. Aptal yerine koyarak barış söylemi geliştirenlere şaşarken “barış”a yabancılaştık.

Orduyu yıpratma amacıyla yazarken militarizme övgünün doruklarına ulaşan, daha fenası yaptığının farkında bile olmayan çeyrek aydınımsılara rastladık. Keşke gerçek entelektüellerimiz olsa dedik.

İtibar gören çeyrek aydınımsıların sözlerini sırf moda olduğu için tekrarlayan, marjinal ve trendy “görünen” her şeyi yutan, sindirmeden de ortalığa sıçan fenomenlerle tanıştık.

Şarkı söylediği, oyunculuk yaptığı, dolgun memelere ve kalçalara sahip olduğu için enpekçok demokrat, acaip bilgili, aydınlıktan pırıl pırıl olduğunu düşünen yaratıkların safsatalarını duyduk. Farkında olmadan “bu hatunun götü güzel, o zaman dediğinde bir doğruluk vardır” diye düşünenlere şaşırdık.

İnsan egosunun sırf dikkat çekebilmek, imaj yaratabilmek için nasıl kan emen bir vampire dönüşebildiğini fark ettik.

Tabut sayılarından skor tutulabildiğini anladık.

En acısı ve en vahimi; kan üzerinden siyaset yapıldığını, en insani konularda bile uzlaşılamadığını, toplumdaki kümelerin kesişim noktalarının kalmadığını idrak ettik bir kez daha.

Eskilerin deyimiyle “götünden bok eğri çıksa” iktidarı suçlayan muhalefetle, muhalefet iki kere iki dört dese, “saçmalıyorlar”, “onlar ne biliyor”, “asarım, keserim” diyen hükümet ve bunların yandaşları yine birbirine girdi. Fikir değil taraf sahibi olunduğu yine ortaya çıktı.

Memlekette gri kalmadı lan! Ara tonlar yok oldu. Her şey ya beyaz, ya siyah.

Bir insanın söylediği her şey nasıl doğru ya da yanlış olabilir yahu. Bu nasıl bir kabullenmedir.

Herkes hep haklı. Herkesin sevdiği adam en doğrucu. Bu ne lan? Çelişin biraz. Brecht’in dediği gibi “umudumuz çelişkilerimizin içinde yatıyor”.

Ha bir de “öfff hepiniz salaksınız, aynı dünyadan olduğumuza şaşırıyorum” diyen tipler türedi yine.

Bunların durumu bilgi ve birikimden kaynaklanıyor olsa, bir çözüm önerisi, onu geçtim mantık çerçevesinde bir eleştiri getirebilseler şahane olacak. Ama böyle kuru kuruya olunca ergen bunalımını aşamıyor ne yazık ki.

İki kutup birbirini yerken tecavüzler, cinayetler, haksızlıklar, adaletsizlikler semirmeyi sürdürüyor.

Türk ve  Kürt burjuvazisi de elele semirmeyi ve sömürmeyi sürdürürken işçi, memur, işsiz, öğrenci ırk farkı yüzünden birbirine giriyor. La bir durun bizi düzen başkası demek kimsenin aklına gelmiyor.

Neye, nasıl tepki verileceğini bile medya ve tabii ki onun aracılığıyla muktedirlerin sistemi belirliyor.

Sana tepki göstereceğin alanlar bırakarak gazını alıyorlar ki patlamayasın.

Sonra deprem oluyor ve anlıyoruz ki doğal afetlerin yarattığı dayanışma duygusunu bile kaybedebiliyormuşuz.

Bir kısım binlerce yıllık insan olma ortak noktasını bir yana fırlatıp 300 yıl önce ortaya çıkan ırktaşlık fikriyle ötekileştirdiğinin ölümüne sevinebiliyor.

Başka bir grup 4000 yıl önce güneş tutuldu diye tanrılar kızdı sanarak Kadeş anlaşmasını imzalayanların bulunduğu noktadan Allah cezalarını verdi diyebiliyor.

Diğer –ve neyse ki çoğunlukta gibi görünen- grupsa elinden gelen bütün yardımı yapıyor. Fakat üstteki iki grubu eleştirirken aynı zamanda ötekileştiriyor, yanına çekmek yerine uzaklaştırıyor, aşağılıyor, hakaret ediyor. Uçurumun tepesinde olduğunu zannetmesi bir yana bir de aşağıya tükürüyor.

Diğer köşede yardım üzerinden reklam ve “propaganda” kampanyaları yürütülüyor.

Bakanlarımız ve yetkililerimiz deprem gibi bir trajediyi açıklamalarıyla komediye çevirseler de depremden ancak kara komedi çıkıyor. Komedi bile değil. Sadece kara.

Neyse sinirim bozuldu, belki de Jean Genet’nin dediği gibi “insanoğlunu insanlığından sıyırmak, en köklü eğilimimiz” olmalı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder